İnsan olarak neden bir ayrılışa ve arayışa bir noktada ‘mahkumuz’?

İnsan olarak doğduğumuzda varlığın kendimize özgü kısmı olan kendilik deneyimimizi ayırt edemiyoruz. Dolayısıyla önce dışarıdaki nesneleri tanıyıp, tanışık, güvenli bir ‘ortam’ inşa edip, dışarıdaki bu nesneleri belli biçimlerde içimize alarak kendimize ait yapmak zorundayız.

Bu aitliklerle içeride zamanla dışarıdaki nesneden ayrışan kendilik temsilleri oluşmaya başlar. Bu ikilik ile önce birlikte baş edebilecek benlik potansiyelimiz yoktur. Dolayısıyla keskin bir bölme ile dünyaya bakarız. İyi olan nesne ve ben içeride, kötü olan nesne ve ben olmayanlar dışarıda. Bu ikilikli , yabancı dünya ile yalnızca nesneler yoluyla değil ‘ben’ yoluyla da ilişki kurabilmemize yarar.

Kimlik duyumları ise bu başta parça parça olan daha sonra zorlu yollarla butunleşen kendilik temsillerinin belli bağlamlarda kendine has bir kümelenme oluşturması ile edinilir.

Kimlik duygusunun süreklilik kazanması, bağlam değiştikçe belleğin işlettiği bir sistemde sabit olan bir şeylerin olduğu hissi ile olur.

Burada diğer hayvanlardan farklı olarak insanın; türe özgü davranış modellerinin bilinmesinden ayrı olarak dürtü (trieb) ile güdülenmesinden bahsedebiliriz.

İnsan böylelikle sürekli kendiliğinin sürekliliğini koruyabilmek için kendini sürekli yaratmak zorundadır. Tarihsel bir varlık olan insanın kendi belleği ile yetinmeyerek diğer bellekler ile kümülatif , ortak yaşamsal bir kimlik yaratimina girmiş olması böyle bir çöküş tehdidi ile anlaşılabilir.

İnsanın kendi ‘türünü’ kendince yeniden ‘tanımlayarak yaratması’ ise hayvana ‘ hayvan’ diyerek, bir öteki yaratarak, ötekini tanımlayarak , onu bilerek olmuştur.

Öteki tanimlaninca tarihsel bir yıkım gerçekleşir ve ayrışma keskin olarak yaşanır. Fakat bu ayrışmanın getirdiği daha büyük , sürekliliğini kaybeden bir çatışma vardır. Bireyleşme.