
Paranoid-Şizoid konum olarak Klein’ın ruhsallığın gelişimsel deneyim alanı ile ilgili formülasyonundan aşina olduğumuz bu kavram üzerine düşünmek, bütünüyle psikanalitik gelişim ve zihin kuramını tekrar düşünmek gibi oldu benim için. Her okumada, karşılaşmada biraz daha zincirler birbirine bağlandı. Bu yazıyla zihnimde uçuşan bağlantıları toparlamak istedim. Geriye dönüp baktığımda nerelerde konakladığımı görmek için de açıcı olacağını düşünüyorum.
Bir yandan da bu konumları Klein’yen anlamda ilkel-olgun olarak sınıflandırmadan farklı olarak Thomas Ogden’in (1992) vurgusu üzerinden bir insani deneyim üretme tarzı olarak yorumlamak beni heyecanlandırdı. Michael Eigen’in (2012) Winnicott üzerine yazdığı bir makalede paylaştığı duyguyu hatırladım. Makaleye başlarken Eigen, Winnicott ile terapist olarak, okur olarak, yaşayan bir insan olarak daha rahat nefes aldığından bahsetmişti. Freudyen gelişimsel aşamalar, Kleinyen konumlar arası baskın geçiş ve onarım görevi gibi meseleler Winnicott’da yoktu. Görevler, meseleler, geçişler yerine endişeler ve onların anlaşılması merkezdeydi. Eigen bu yaklaşımı ‘deneyime yakın(experience near) bir kuramsal ve klinik yaklaşım olarak tanımlamıştı. Şimdi Ogden’in insanın üç deneyim üretme tarzı başlığının altında paranoid şizoid konumu düşününce ben de derin bir nefes aldım. Bu rahatlığın en önemli sebebi Ogden’in bunları bir diyalektik içinde yorumlamasıydı. Şöyle diyordu ‘ biri ötekini oluşturur, korur ve olumsuzlar ‘(Ogden, 1992). Dolayısıyla birine ‘kötü, olmaması gereken, aşılması gereken’ gibi bakmak yerine varlığının anlamını, insanın bu deneyim alanını yaratmaya olan ihtiyacını yorumlamak çok daha deneyime yakın bir yaklaşım sunuyor. Bunun için gerçekten minnettarız.
Klein’ın kuramında konumlar
Melanie Klein aslında büyük bir teorik ve klinik farklılık yaratmış olmasına rağmen ana hatlardan Freud’a bağlı bir kuram ortaya koydu. Bağlılığın en güçlü halkası bilinçdışının varlığı, etkisi ve dürtülerin yapısıydı. Melanie Klein Freud’la ortaklaşarak sevgi ve nefret çatışmasını ruhsallığın ana teması olarak gördü. Fakat Freud’tan farklılaşarak bilinçdışı fantaziyi ruhsallığın oluşumunda merkeze koydu. Onun için bu fantazi, kaynağını dışarıdan değil ağırlıklı olarak içeriden alıyordu. Böylelikle bebek bu bilinçdışı fantazinin ürettiği duygulanımlar penceresinden deneyimlediği bir iç dünyaya açılıyordu. Klein bu duygulanımları iki ana konum olarak sınıflandırdı; paranoid- şizoid ve depresif konum. Bu konumlar hayat boyu dönüşümlü olarak etkili olmaya devam ediyordu. Paranoid- şizoid konum ruhsal gerileme yoluyla etkin olurken depresif konum daha çok nesne bütünleşmesi, nesne kaybı, nesneye tasalanmak ve yas süreciyle etkin oluyordu. Melanie Klein bunları her ne kadar birbiriyle ilişki içinde görse de birinin diğerinin varlığını zorunlu kıldığı gibi bir diyalektik düşünce fikrini geliştirmemişti. Hatta kuramında ‘depresif konuma ulaşmak’ gibi bir ana fikir de hakimdi. Metinlerinden insanın ömrüne geniş bir çerçeveden bakıldığında depresif konum ağırlıktaysa iyi olur gibi bir hissiyatı her zaman sezeriz. Hatta suçluluk hissetme ve onarma kapasitesinin gelişmesi önemli bir hedeftir. Dolayısıyla onun kuramında depresif konum gelişimsel bir olgunluk anlamı taşır.
Klein paranoid şizoid konumdaki duygulanımı etkileyen itkiyi ölüm dürtüsü kavramı etrafında kullandı. Böyle bir deneyim alanını anlatmak için ölüm dürtüsü kavramına ihtiyaç olup olmadığı önemli bir soru. Bu soru özellikle Winnicot’un “Nesne Kullanımı ve Özdeşleşmeler Yoluyla İlişki Kurma” makalesinde çok detaylı incelenmişti. Kısaca Winnicot, insan ruhsallığındaki yıkıcılığı Freud’un en başta ele aldığı üzere (cinsel dürtüler ve kendini koruma dürtüleri içinde) yaşama hizmet eden bir anlamda yorumlamıştı. Bu konumda Klein için temel endişe ölüm dürtüsüne karşı hayatta kalmaktır. Yenidoğanın çaresizliği, muhtaçlığı düşünülünce içeriden gelen bir tehdit olmasa da hayatta kalmak temel bir kaygı olacaktır. Veya anne-bebek ikili birliğinin hayati olduğu düşünülünce buradaki temel eksiklikler yine hayatta kalma durumunu tehdit edici bir biçimde deneyimlenecektir. Burada her insan evladı bölme savunmasını kullanmak zorundadır. Bu kadar çaresizlik, muhtaçlık, mutlak bağımlılık hallerine karşı iyi bir kaynağı tutabilmek ancak böyle mümkündür.
Nesne iyi ve kötü olarak parçalara ayrıldığında o parçalarla ilişki kuran kendilik deneyim alanları oluşur. İnsan evladı ne olursa olsun dışarıda bir iyi çevreyi tutmak için çabalar.Paranoid şizoid konum da her zaman mutlak bir iyiyi tutmanın, çevreyi düzenleme, tamamen kendine göre bir yorumlama ile dış gerçekliği eğip bükmenin tümgüçlü düşlemlerini barındırır.
Depresif konum bir ton zorlu gelişimsel görevle birlikte gelir. Bu görevlerin hepsi de çok yoğun duygulanımlar eşliğinde yaşanır. Melanie Klein depresif konumu klinik depresyonla bağlantılandırmadı; aksine ona göre klinik depresyon paranoid şizoid konumdaki düşüncelerin mutlak bir baskı gibi yorumlanması, algının ve yorumun bir görülmesi, nesne bütünlüğünün sağlanamaması gibi durumlarla ilişkilidir.
Klein, depresif konumun kendilik cansızlığı gibi bir deneyim alanı sunduğuna çok değinmedi, belki de bu yüzden onu daha olgun bir konum gibi yorumladı. Depresif konumdaki asıl mesele kişinin tümgüçlü savunmalara yaslanmaktan vazgeçip kendi ölümlülüğü, kırılganlığı ve nesnesinin ölümlülüğü, kırılganlığı ile karşılaşmasıdır. Ve ancak bu konumda çok acı verici, çatışmalı ve zor olan bütün bu duygulanımlar taşınabilir; yansıtılmak, parçalanmak zorunda kalmaz. Ruhsallıkta çiftedeğerlik hakimdir.
Bion’un kuramından ilhamla
Nesne ilişkileri okulundan Melanie Klein’ın ana temalarını izleyerek takip eden Wilfred Bion (1963), Klein’ın depresif konumla anlatmak istediğini kendi kavramlarıyla, ruhsal acının kapsanması, acının deneyimlenebileceği bir kap yaratılması olarak betimledi.
Deneyimleyebilmek, yaşayabilmek, izin verebilmek, etkisi altına girmeyi kabul edebilmek gibi meselelerin hepsi insanın ıssız ve sonsuz yaşam denizi içinde kendi tarihselliğini yaşayabilmesi ve kendi varlığını bir ailenin içinde, bir kültürün içinde, bir coğrafyanın içinde, süratle akan zaman nehrindeki bir fotoğrafın içinde ve bir bedenle birlikte canlı olarak hissedebilmesini sağlayabilmeyi amaçlıyordu.
Michael Balint de (1938) paranoid endişelerin ve korkuların bırakıldığı, bu korkuların kalkanlarından ve sundukları korunaklı ama yakıcı alandan vazgeçilebildiği noktada hayatta bir miktar depresyonun hep olabileceğini kabul edebilme sürecine değinmişti. Depresif konumla ilgili kulağımıza tınısı gelen melodi de bunun gibi.

Thomas Ogden’den İlhamla
Ogden konum kavramı yerine daha birbiri içine geçişli bir akış çağrıştıran ‘deneyim tarzı’ nı kullanıyor. Deneyim tarzıyla anlatmak istediği “algıya belirli bir şekilde anlam atfedilen bir süreç”.
Ogden algının yorumla birebir aynı olarak deneyimlendiği paranoid şizoid deneyim tarzında, düşünce ve duyguların dünyada kendilerinden başka bir gerçekliğe fırsat vermeyen güçler olarak deneyimlendiğinden bahsediyor. Bu güçler dış gerçekliği siler ve onu kendi iç gerçekliğine göre şekillendirir.. Bütün bu hakimiyet, kontrol ihtiyacı kendine özgü bir kaygı biçimine karşılık gelişir.
Yine de Ogden, paranoid şizoid deneyim tarzını bırakılması gereken bir şey olarak değil aksine depresif deneyim tarzının yarattığı kendilik cansızlığı ile karakterize olan etkiyi dengeleyen, koruyan bir diyalektik içinde yorumluyor. Deriiiin bir nefes aldıran tam da burası bana göre. Hayatta bir miktar depresyon ve bir miktar endişe hep olacak. Bu çalkantı halini
Sheldon Bach (1998) çok hoş bir şekilde anlatıyor:
“Ancak gerçeklik aynı zamanda yanılsamanın kaybını da içerir ve bu kayıp her zaman duygusal uyarılmanın bir depresyon veya engelleme içermesini gerektirir.”
Ve
“Tabii ki, sürekli bir neşeli uyarılma veya coşku durumunda kalamayacağımızı bilmeliyiz, çünkü mutluluk ile üzüntü arasında, uyarılma ile engelleme arasında, neşeli öznel dünyayla öznel dünyamızı nesnel olarak değerlendirdiğimiz dünya arasında, fantazi ve gerçeklik arasında geçiş yapmak kaderimizdir.”
Yazıyı burada istediğim hissi yakaladığım için sonlandırıyorum ama bütünüyle bir daha bakınca birçok dal açıldığını da gördüm. Özellikle Sheldon Bach’ın öznel deneyim ve nesnel değerlendirme dediği şeyi Thomas Ogden’in özne olarak ve nesne olarak kendilik olarak belirttiği bağlamda okumak istedim. Bakalım yol neler gösterecek…
Yorum bırakın