Saldırganlık yaşamın hizmetinde

Resim Quint Buchholz

Çocuk dünyayı anlamdırırken sevgiyle nefreti, yaratıcılıkla yıkıcılığı iç içe yaşar. Henüz hiçbir şeyin tam olarak ayrışmadığı bu evrede, öfke de bağ kurmanın bir yoludur; hatta belki en sahici yollarından biridir. Winnicott’un “endişe aşaması” adını verdiği süreç, tam da çocuğun kendi saldırganlığının farkına varması ve onunla ilgili kendilik temsili şekillenmeye başladığında başlar. Sevdiği, muhtaç olduğu nesneye zarar verebileceğini fark eden bebek, bu yeni bilgiyi taşımakta çok zorlanır. O güne kadar bakımvereninden yalnızca bir şeyler alan bir varlıkken, şimdi ona verdiği ya da onda bozduğu şeyleri de hissetmeye başlar. İçinde hem yok eden hem de onaran bir yan olduğunu hissetmek bir bebek için insan olma yolculuğundaki en kritik süreçlerden biridir.

Winnicott, bu süreci şöyle açıklar: “Bebek annesini sevdiği kadar, ona zarar verebileceğini de hisseder. Ancak yeterince iyi bir anne, bu saldırganlığa katlanarak çocuğa kendi duygusal dünyasını taşıyabileceği bir alan açar” (Winnicott, 1965, s. 214). Annenin varlığını, yokluğunu, dayanıklılığını, incinebilirliğini test eden çocuk, karşısında sabit, tutarlı, öfkeyi bazen aynalayan ama eylemlerini sınırlayan ve çoğu zamanda bir bağ kurma aracı olarak yorumlayarak sıcak bir şeye döndüren bir nesne bulduğunda, kendi duygularının da tehdidini ensesinde hissettiği gibi yok edici olmadığını öğrenir. Eğer anne bu saldırganlığı tolere edebilirse, çocuk da içindeki öfkenin dünyayı tamamen yok etmeyeceğini, sevmenin ve nefret etmenin aynı bedende ve bir ilişkide var olabileceğini kavrar. Winnicott’a göre, çocuğun ruhsal gelişiminde kritik olan şey, bu saldırganlığı tutabilecek bir ortamda büyümesidir.

Endişe aşaması, saldırganlığın yıkıcı bir dürtüden öte, dönüşmeye ve dönüştürmeye açık yaratıcı bir güç olduğunu gösterir. Çocuk, kendi yıkıcılığını fark ettiğinde, bu yıkıcılığın karşısında bir onarım ihtiyacı da doğar. Belki de insanlığa dair en umut verici alan. Winnicott, bunu “çocuk, sevgisini koruyabilmek için onarmaya ihtiyaç duyar” (Winnicott, 1971, s. 92) diyerek açıklar. Onarım, yalnızca suçluluğu gidermek için değil, sevginin sürdürülebilir olması için, yıkımdan bir filiz yaratmak için gereklidir. İnsanın yaratıcılığı da bu noktada filizlenir; oyun, sanat, yaratma arzusu bu bozulmuş, yıkılmış olanı yeniden yapma güdüsünden beslenir.

Saldırganlık çoğu zaman düzenlenmesi, yatıştırılması gereken bir şey olarak sürgün edilir. Oysa Winnicott, onu bir özneleşme aracı olarak ele alır. Sevmenin içinde nefrete, var etmenin içinde yok etmeye dair bir şeylerin her zaman olacağını kabul etmek, belki de insanın iç dünyasına dair en büyük olgunluklardan biridir. “Eğer bebek annesini hem sevip hem de ona zarar verebileceğini kabul edebilirse, sevgi daha gerçek ve kalıcı hale gelir” (Winnicott, 1965, s. 218). Endişe aşaması, tam da bütünlüklü bir insan olma, bu çalkantının içinde bir yol bulma çabasıdır. Kendi saldırganlığımızı inkar etmek, onarım kapasitemizi de inkar etmek demektir. Bu inkar da bizi dünyaya karşı çok kırılgan kılar. Dünyanın, insanların ve bağlarımızın sağlamlığını kendi onarım kapasitemizi keşfetmemiz doğrultusunda bilebilir ve böylece dünyayı güvenli bir alan haline getirmek için gerekli çabayı kendi içimizde bulabiliriz.

Yorum bırakın