Burası Radyo Şarampol böyle bir hikâye. Sesin mekânı, kokunun hafızayı inşa ettiği, geçmişin içimize sinmiş bir melodi gibi yankılandığı bir anlatı. Her şeyden önce bir büyüme, yerleşme hikâyesi.

Filiz’in dünyası, bazen bir portakal ağacıyla, bazen bir şarkıyla, bazen de hiç umulmadık bir anda, unutulmuş bir sesle… Bollas’ın atmosfer kavramıyla düşündüğümüzde, ev yalnızca dört duvardan ibaret değil; içinde biriken duygularla, seslerle, kokularla var oluyor. Ruhsallığımız da bu izlenimlerle şekilleniyor.
Bu hikâyede müzik yalnızca bir arka plan değil, kimi zaman geçmişi hatırlatan, kimi zaman da bugünü anlamlandıran bir mekan. Kitapta geçen The Beatles’ın All My Loving şarkısı, çocukluğun ve çok uzaklardan sevmeyi öğrenmenin ezgisi. David Bowie’nin Where Are We Now parçası, geçmişin içinde kaybolmanın, bir şehrin, bir hayatın içinde kendini aramanın, her taşı kendin için tekrar yorumlamanın müziği. Ricky Nelson’ın Lonesome Townı, bir kaybın sesi, Leonard Cohen’in Dance Me to the End of Love’ı yaşamın sonuna kadar yankısı sürecek besleyici bir hüznün sesi…
Psikanalitik olarak ses, yalnızca işitilen bir şey değil, içimizde taşıdığımız en eski, en kalıcı hatıralardan biridir. İlk duyduğumuz ses, annenin sesi; güvenin, yokluğun, bekleyişin, yatışmanın, merakın ilk izi. Didier Anzieu, Deri Benlik ve Deri-Ben kitabında, sesin anneyle kurulan en eski bağlardan biri olduğunu ve bunun bebek için bir içsel yapı taşı oluşturduğuna vurgu yapar: “Bebek, annenin sesinin içine yerleşir, ses onu çevreler, sarar, taşır. Annenin sesi, cildi gibi onu sarmalayan bir ilk duyusal bütünlük hissi yaratır.” (Anzieu, 1989)
Bu duyusal bütünlük, daha sonra bebeğin ruhsal yapısının temel taşlarından birine dönüşür. Sesli deri, kelimelerle değil, doğrudan bedenle kurulan bir bağdır ve bu bağ, ruhsallığın ilk sınırlarını belirler. Bir bütünlük hissinin temeli olarak aynı bedeni paylaşmanın izini taşır. Bu ilk ses, içsel dünya ile dış dünya arasındaki sınırları çizmesi ile bir ev hissinin de ilk mekanını inşa eder.
Tustin, sesin bu ritmik yapısını daha da derinleştirir. Annenin sesi, sadece bir çağrı ya da ses değil, bebek için bir tür düzenleyici işlev görür. “Bebek için annenin sesi, içsel bir ritim duygusu yaratır. Eğer bu sesin sürekliliği bozulursa, bebek düşüyormuş hissine kapılabilir. Bu, ruhsal bütünlüğün çökmesiyle ilişkilidir.” (Tustin, 1986) Annenin sesi, bir duygusal ritim olarak, bebek için zamanın, güvenin ve dünyanın düzenini oluşturur. Bu sesin kaybolması bir yarılma yaratır. Ses, bir zamanlar içsel düzeni sağlayan güvenli bir frekansken, kaybolduğunda ya da kesildiğinde, bir tür boşluk hissi bırakır.
Filiz için de ses, benzer bir boşluğa, kayıplara ve hatıralara dair bir yankıdır. Sembolik olarak anne sesinin kayboluşu, bir tür zaman kayması yaratır; geçmişin hüzünlü yankıları, şimdinin duygusal akışını şekillendirir. Kitabın ortalarında annenin ve Mine Abla’ nın sesi bir araya gelerek farklı bir frekansta o sembolik anne sesini belki de ilk kez yeniden yaratırlar. Kitap o ilk sesin yaşam boyunca nasıl dönüşebileceğini gösterdiği için de çok zengin bir içeriğe sahip.
Peki sesin kaybolması? Yas ve Melankoli’den biliyoruz ki ses, bir yankı olarak geri gelir. Bazen eski bir şarkıda, bazen yıllar önce söylenmiş bir kelimede. Ses, içsel hafızanın kendine özgü bir dil yaratmasıdır, bu ses her ne kadar yeninin peşinde olsa da geçmişin izleriyle şekillenir ve her yankı, kaybedilenin bir hatırlatıcısıdır.
Filiz’in dünyası, bir yandan kayıpların ve eksikliklerin yankılarıyla dolu bir ev, bir yandan da sesin taşıdığı, sürekli bir değişim içinde olan bir mekândır. Müzik, burada yalnızca geçmişin melodisi olarak değil, varoluşun kendisini anlamlandıran bir dil olarak karşımıza çıkar. Ses, hafızamızın, duygularımızın ve kimliğimizin en eski katmanlarını açığa çıkarır. Bazen, alzheimer hastalığında mesela,ruhsallıkta gerilemeye yol açabilecek kadar bile kuvvetli olabilir.
Kitap, zorlu hayat deneyimlerinin içsel seste sonsuz bir kesinti yaratmak yerine, bu sesin hüzünlü bir müzik gibi çalmaya devam edebileceğini hissettirdi. Ruhsallığımızın sembolizasyon kapasitesine dayanan bu yaratıcı süreç, yaşadığımız acıları, kayıpları ve belirsizlikleri dönüştürme gücüne sahip. İçsel dünyamızdaki bu müzik, ne kadar hüzünlü ve kesintili olursa olsun, bir şekilde varlığını sürdürür ve bizi şekillendirir.
Filiz’in dünyasında da olduğu gibi, kaybolan şeyler geri gelir, bazen farklı bir formda, bazen bir şarkının içinde, bazen de bir hatıranın yankısında. Bu yaratıcı sürecin bir yansıması olarak, müzik ve ses, hem acıyı hem de yaşamın sürekliliğini simgeler; bir arada var olan kayıplar ve hatırlamalarla, ruhsal bir bütünlüğü sağlar. Ve bu yankılar zamanla birleşir, kaybolan şeyleri yeniden canlandırır. Hayatta bazı sesler hiç kaybolmaz ve Radyo Şarampol’de olduğu gibi hep başka frekanslara taşınır. Biz de hep bir sonraki güne taşınırız.
Kitapta geçen şarkıların olduğu bir Spotify listesi

Yorum bırakın