Bir Varmış Bir Yokmuş: Duygusal Yaşantının Ruhsal Sindirimi

Bir duygusal yaşantı nasıl sindirilir¿ Duygusal olarak yüklü bir yaşantının sindirilememesi, çeşitli savunma mekanizmalarıyla baş edilmeye çalışılmasıdır. Örneğin bazı deneyimler içlerindeki iyi ve kötü unsurlara bölünür, bazıları içerdiği duygunun tam tersi şekilde eyleme geçmeye teşvik eder, bazıları düşünceden arındırılarak bedene yansıtılır. Peki duygusal sindirim nedir¿ Bir yaşantıyı algılama ve içeri alma yollarıyla ilgili pekçok bilişsel ve beyin araştırması olsa da Bion (1962) bu duygusal sindirim kavramını açıklamak için bir kelime “uydurmaya” ihtiyaç duymuştur.

Bu yazıda, duygusal olarak yüklü yaşantıların neden bazen savunmalarla yönetildiğini, bazen anlam kazandığını, bazen de yalnızca bir var bir yok hâlinde kalabildiğini Bion (1962) ve Michael Eigen’in (1991, 2004) düşünceleri eşliğinde ele almayı amaçlıyorum.

Alfa işlevi anlamsız, belirsiz, yüklü bütün uyarımları ruhsallık için anlamlı, taşınabilir, içerilebilir hale getirmek demektir. Bion’un metaforu “ruhsallığın nefes alması” şeklindedir. Nasıl yapılacağına birazdan değineceğim bu sindirim işlemi için benliğin yanında birine daha ihtiyaç vardır. Kaynağı belirsiz, uyarımı rahatsız edici ve bir baskı yaratan bütün uyarımları düşünebilirsiniz; bu karından gelen bir baskıyı “karnım acıktı anlamına” dönüştürememek de olabilir, düşecek gibi hissetmeyi “tutulmuyorum anlamına” dönüştürememek de olabilir. Veya değil mi daha karmaşık olarak “bunlar oldu ama ne hissediyorum bilmiyorum”, “ bunlar olmadı ne hissetmiyorum bilmiyorum”gibi sadece dışarıda olanlarla silik bir bağlantı kurulan ama anlam kurulamayan deneyimler olabilir.

Michael Eigen (1991), Bion’un alfa fonksiyonunun üç ruhsal sindirim yolu üzerinden çalıştığından bahseder.

Bunların ilki öykü yoluyla sindirmedir. Psikoloji alanındaki birçok araştırmanın da bulguladığı biçimde bir deneyimi öyküleştirme insan ruhsallığı için hayati öneme sahiptir. Bunu Michael Eigen’i okuduğumuz çalışma grubumuzda Bion ve Michael’i yakından çalışan Keri Cohen’e sormuştum “kurmaca olmasının bir farkı olur mu¿” o da bana “kurmacadan ayrılabilen bir anlatı var mıdır¿” diye yanıt vermişti. Çok anlamlı geldi, değil mi o gün okuldan gelirken otobüsün penceresinden gördüklerini ve ona hissettirdiklerini annesine anlatan bir çocuk ile o gece rüyasında gördüklerini anlatan bir çocuğun deneyiminin özü aslında çok benzerdir. Yaşantıyı bir anlam etrafında toplamak. Çocuklar hikâye anlatıcılarını da çok severler, bu sevgide ruhsal bir ihtiyacın doyurulması da vardır. Masaldaki kötü cadı, yalnızca masaldaki kötü bir figür değil, belki de yoksunluk anlarında çocuğun annesine karşı hissettiği ama henüz adlandıramadığı, anlamlandıramadığı rahatsızlığın dışarıda bir karşılık bulmuş hâlidir. Böylece içeride taşınması zor olan duygu, dışarıda bir anlam kazanır.

Hikâyelerde iyi ve kötünün çok erken yaşlarda bu kadar net ayrılmış olması da çocuğu rahatlatan önemli bir unsurdur. İyiyle özdeşleşme ihtiyacı, karmaşık ve çelişkili duygularla baş etmenin henüz mümkün olmadığı bir dönemde özellikle ruhsallık için düzenleyici bir işlev görür. Bu ayrım, deneyimi basitleştirir ve aynı zamanda taşınabilir hâle getirir. Bu noktada, post-Bion’cu bir analist olan Antonino Ferro’nun (2002) “anlatı” ve “anti-anlatı” kavramları düşünmeyi derinleştirmek için verimli bir zemin sunabilir. Çünkü her anlatı, yalnızca söylenenleri değil hatta özellikle söylenemeyenleri, henüz hikâyeleşememiş olanı da taşır.

Eigen’in(1991) vurguladığı ikinci nokta analitik düşüncedir. Burada psikanalitik düşüncenin öncelerde daha büyük bir kısmını kaplayan bir işleme gönderme yapar. Analitik düşünce bir deneyimi ayırarak, çözümleyerek, parçalayarak çalışır. Şimdilerde daha çok bilişsel tekniklerin sarıldığı bir kavramdır. Kuramlardan bağımsız olarak da analitik düşünce bir deneyimi parçalarına ayırarak daha baş edebileceğimiz şekilde ele almak ve şanslıysak parçadan bütüne bir anlam yaratmak veya parçadaki anlam ile doymak / yetinmek anlamında kullanılır. Eigen buna bütün bir rüyanın bazen sadece bir imgenin çekilmesini örnek verir, kişi on beş dakika rüyayı anlatır, sonra bir çadıra odaklanır, bu çadırı ben niçin gördüm sorusunu sorar ve o parçadan bir anlam arar.

Üçüncü ruhsal sindirim yolu ise Eigen’in (1991) Bion’dan kazıp ince çalışarak keşfettiği diyelim, “on-off thinking” dediği bir yol. Bir var bir yok düşünce olarak çevirmek mümkün olur mu¿ Bir var bir yok, bir varmış bir yokmuş… Eigen burada ruhsallığa ait çok değerli bir anlama vurgu yapar. Duygusal deneyimi sindirmek bütün bir hâl değildir. Rüyanın bir noktada kesintiye uğraması gibi, birden yok olur. Bağlanmak ve sıcaklık, yakınlık hissetmek, birden kesilir. Tekrarlayan baskı yapan bir duygunuzu senelerce taşırsınız, birden ağırlaşır ve anlamsızlaşır. Eigen’in vurgusu bir var olup bir yok olmanın ve tekrar var olmanın insan deneyimine has bir şey olduğu. Hatta en son kendi forumunda bir mesaja şöyle bir yanıt verdi” aydınlık ve açık anlamların olduğu anları çoğaltmak kadar bazı anlamları yok etmek de insan olmanın bir parçası” Değil mi hem yok etmeye, yok edebilmeye, yoklukla kalabilmeye de ihtiyaç duyan ve bu deneyimi yaratan bir ruhsallığımız var.

Belki de duygusal sindirimi bu yüzden tek seferlik bir başarı, tamamlanmış bir ruhsal beceri gibi düşünemeyiz. Sindirim, olup biten bir şeyden çok olup bozulan, zaman zaman çalışan, zaman zaman çöken bir süreçtir. Bazen öykü kurarız, bazen analiz ederiz, bazen de sadece bir var bir yok hâlinde kalırız. Eigen’in(2004) asıl katkısı, bize “nasıl yapmalıyız”ı öğretmekten çok, ruhsallığın bu kırılgan, kesintili, ritmik doğasına tahammül edebilmeyi önermesidir. Anlamın her zaman bulunamayacağını, bazen sindirimin kendisinin askıda kalacağını, hatta bazen yok etmenin de bir tür düzenleme olduğunu kabul etmek… Belki de değil mi, duygusal olgunluk, her şeyi anlamlandırmak değil; anlamın gelip gitmesine, nefes alıp verişine eşlik edebilmeye yönelik bir cesarettir…Michael Eigen’den bir alıntı ile tamamlayalım.

Terapinin insanın nefesini kesen yanlarından biri, ruhsal bir bataklığın içinde yeni bir çiftin oluşabilmesidir. Kusurlarına ve eksikliklerine saplanmış iki insan, sorunların içinden birlikte geçerek birbirlerini yukarı taşırlar. Hafta hafta, daha büyük bir resmin küçük parçalarını emekle yoğurur, bu çamurun içinden geçerek büyürüz. Öznelerarasılığın tam kalbinde, nesnel ve ilgili bir ikili kurulur.

Birlikte özgür hissettiğimiz anlar olur; sonra bir şey ters gider ve üzerimize yapışır. Bazen bu yeni terapi çifti, ters giden şeyi yeniden çalışabilir. Bazen de daha iyi, daha sağlam yönler gelişir ve sorunlu olanı dengelemeye başlar. Kendimize dair görüşümüz değişir. Kendi içimizden geçip gelmenin nasıl bir şey olduğunu öğreniriz.

Yanlış olanların toplamından ibaret olmadığımızı biliriz. Başarılarımızın ve başarısızlıklarımızın toplamından, hatta kapasitelerimizin toplamından bile daha fazlasıyız. Terapi çifti, en kötünün içinden birlikte geçebilmenin bir modeli hâline gelir. Benlik ve öteki arasında gidip gelerek, hayatın içine daha derinlemesine ilerleriz” (Eigen, 1981).

Kaynakça

Eigen, M. (1991). Faith and Transformation. London: Free Association Books..

Eigen, M. (2004). Emotional Storms. London: Karnac.

Eigen, M. (1981). Reshaping the self: Reflections on the psychological development of the human being. New York: Jason Aronson.

Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. London: Heinemann.

Ferro, A. (2002). Narrative and Interpretation. London: Routledg

Yorum bırakın